*Stj. Av. Selin Özbey 

**Stj. Av. Alara Yahyaoğlu

Manevi tazminat, kişinin uğramış olduğu haksız fiil nedeniyle üzüntü, elem duyması, kişilik haklarının zedelenmesi sebebiyle duyduğu acı ve hüsranın kısmen de olsa giderilmesi amacıyla ödenen tazminattır. Maddi tazminattan farklı olarak manevi tazminat talebinde zarar görenin bedensel zararı olmasa bile kişilik değerleri etkilenmiş, olay bu kimsede ruhsal sarsıntı ve sinir bozukluğu yaratmış olmalıdır. Tazminat kâr amacı güdülerek talep edilemeyeceği gibi maddi menfaat elde etmek için de kullanılamaz.  Bu sebeple, Türk Borçlar Kanunu’nun 56. maddesi gereğince hâkim, manevi tazminata hükmederken olay sebebiyle duyulan acı ve elemin kısmen de olsa giderilmesini amaçlamalı ve tarafların sosyoekonomik durumları ile olayın vuku bulmasına neden olan etmenleri değerlendirmelidir.

Kural olarak manevi tazminatın niteliğinde ve değerinde eksilme olmaksızın kısmen ifası mümkün değildir. Hukuka aykırı fiil yüzünden duyulan elem ve üzüntünün zamana yaymak suretiyle talep edilmesi tazminatın özüne ve işlevine aykırı düşecektir. Manevi tazminatın bölünmezliği ilkesi gereği, şahıs değerlerindeki azalmaya yol açan eylemden sonra zarar gören tarafından çekilen acı, elem ve ıstırap bellidir; bu sebeple bir defada istenmesi gerekir.

Manevi tazminatı sigorta şirketinin sorumluluğu kapsamında değerlendirmek gerekirse; sigorta şirketinden manevi tazminat talebinde bulunabilecek kişiler hususunda ikili bir ayrım söz konusudur. Eğer haksız fiil mağduru hayatta ise Türk Borçlar Kanunu’nun 41. 45. ve 47. maddeleri uyarınca bizzat kendisi maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Eğer mağdur vefat etmiş ise onun vefatı ile maddi ve manevi zarar gören yakınları, annesi, babası, eşi, çocukları, kardeşleri, nişanlısı, bakım ve desteği altındaki kişiler maddi ve manevi zararlarının tazmini için dava açma hakkına sahiptirler. Mağdur ölmeden evvel tazminat davası açtıysa yine bu kişiler davaya devam edebilirler.

Karayolları Trafik Kanunu’ndaki ifadelerin belirsizliği trafik kazası sonucunda manevi tazminatın hangi hükümler kapsamında istenebileceği tartışmasına sebep olmaktadır. Bu noktada doktrinde iki görüş vardır: Birinci görüşe göre manevi tazminat, Karayolları Trafik Kanunu kapsamında yer alır. Karayolları Trafik Kanunu, genel hükümlere tabi zararları KTK Madde 87’de sayma yoluyla belirtmiştir. Bu maddede manevi tazminat belirtilmediğinden dolayı, tazminat KTK kapsamında talep edilebilir. Manevi tazminatın KTK kapsamında olması kanunun ruhuna daha uygundur. Doktrinde baskın görüşü savunanlara göre ise, KTK Madde 90’da “Maddi tazminatın biçimi ve kapsamı ile manevi tazminat konularında Borçlar Kanunu’nun haksız fiillere ilişkin hükümleri uygulanır.”Şeklindeki gönderme gereğince manevi tazminat genel hükümlerdeki haksız fiil hükümlerine göre değerlendirilmelidir. Bunu destekleyen ikinci bir durum ise KTK Madde 109’da belirtilen tazminat zamanaşımı süresidir. Kanun koyucu maddede sadece maddi tazminata ilişkin zamanaşımını düzenlemiştir. Şayet manevi tazminatı KTK kapsamında düzenleseydi ilgili maddede manevi tazminata ilişkin zamanaşımı süresinin de düzenlenmesi gerekirdi. Bunun yanı sıra KTK Madde 92’ de Zorunlu Mali Mesuliyet Sigortası kapsamı dışında olan haller sayılmıştır. İlgili maddenin “f” bendine göre manevi tazminata ilişkin talepler zorunlu trafik sigortası kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu sebeplerden dolayı trafik kazası sonucunda meydana gelen manevi zararların tazmini Türk Borçlar Kanunu Madde 56’ ya göre çözülecektir. Tazminat talepleri Karayolları Trafik Kanunu kapsamında giderilmediğinden dolayı kural olarak sigorta şirketinin sorumluluğu doğmamaktadır.

Zorunlu Mali Mesuliyet Sigortası kapsamında sigortacının manevi tazminat taleplerinden sorumluluğu bulunmamakla birlikte, kasko sigortasına ek olarak ”Motorlu Kara Taşıtları İhtiyari Mali Sorumluluk Sigortası” poliçeye eklenecek manevi tazminat klozu ya da ek sözleşme ile manevi tazminat talepleri teminat altına alınabilir. Bu durumda kusurlu aracın kasko poliçesini düzenleyen sigorta şirketi ile sürücüsünün kusuru ile zarara yol açtığı araç işleteni ve araç maliki, mağdur ya da müteveffanın desteğini kaybedenlere karşı müşterek ve müteselsil sorumlu olacaklardır. Karayolları Trafik Kanunu’nda, “Bir motorlu aracın katıldığı bir kazada, bir üçüncü kişinin uğradığı zarardan dolayı, birden fazla kişi tazminatla yükümlü bulunuyorsa, bunlar müteselsil olarak sorumlu tutulur. Birden fazla kişinin sorumlu olduğu durumlarda, bunlar arasındaki ilişki bakımından zarar, olayın bütün şartları değerlendirilerek paylaştırılır. Özel durumlar ve özellikle araçların işletme tehlikeleri, zararın iç ilişkide başka türlü paylaştırılmasını haklı göstermedikçe, işletenler ve araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahipleri kusurları oranında zarara katlanırlar.”hükmü ile zararın olayın tüm şartları değerlendirilerek paylaştırılması ve hatta özel olarak kusurları oranında zarara katlanacakları düzenlenmiştir.

Ancak bu hüküm, özellikle “bunlar arasındaki ilişki” ifadesi nedeniyle, Yargıtay Kararları’nda yer bulamamaktadır. Uygulamada zarar gören davacı, zararını Türk Borçlar Kanunu’nun hükümlerine göre talep ettiğinde tüm sorumlulardan kusurları dikkate alınmaksızın müşterek ve müteselsilen zararını tahsil edebilmektedir. Bu durum manevi tazminatın bölünmezliği ilkesinden kaynaklanmakta olup birçok mağduriyet ve hatalı uygulamaya sebebiyet vermektedir. Örneğin, birden fazla aracın karıştığı zincirleme trafik kazalarında kusur birden fazla araca dağılmasına rağmen kusuru az olan tarafın veya sigorta şirketinin, karşı tarafın uğradığı zararın tamamından sorumlu tutulmasına yol açmaktadır. Burada zarar görenin hakları korunurken söz konusu zarardan sorumluluğu bulunan taraflar açısından ciddi ve haksız zararlar doğabilmektedir.

Zarar gören kimse ile zarardan sorumluluğu bulunan gerçek veya tüzel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda, Mahkeme tarafından hükmedilen tutarın tahsil kabiliyeti en yüksek sorumludan talep edilmesi ve zararın tazmini sonrasında zarar verenler arasındaki iç rücu ilişkisinin kanunda açıkça düzenlenmemesi uygulamada birtakım sorunlara yol açmaktadır. Sigorta şirketinin sorumluluğu poliçede yer alan teminat klozunda belirlenen limitle sınırlı olmasına rağmen şirketin kusurlu araç işleteni ve araç maliki ile birlikte müşterek ve müteselsil sorumlu olması sebebiyle hükmedilecek manevi tazminat tutarını sınırlı sorumluluğu doğrultusunda tazmin etse dahi sorumluluktan kurtulması mümkün olmayacaktır. Bu durum dava derdestken sigorta şirketi ve zarar gören arasındaki sulh durumunu da engellemektedir. Manevi tazminatın bölünmezliği ilkesi, sigorta şirketinin sorumluluğu belirli iken talepte bulunan taraf ile sulh olmak suretiyle sorumlu olduğu tutarı ifa ederek sorumluluktan kurtulmasının önünde engel teşkil etmektedir. Davacı, sigortacı ile sulh olduğu takdirde manevi tazminatın bölünmezliği ilkesi gereği diğer davalılara karşı bakiye manevi tazminat talebinde bulunamayacağı için anlaşmaktan kaçınmakta ve bu durum sigortacının faiz, yargılama giderleri ve vekalet ücretleri bağlamında aleyhine sonuçlar yaratmaktadır.

Nitekim Yargıtay, “…Mağdur, usul hukuku açısından müteselsil sorumluları münferiden dava edebileceği gibi, sorumlular aleyhine müştereken de dava açma hakkına sahiptir. Mağdurun manevi tazminat talep edebileceği birden fazla kimse bulunması halinde, bunlardan birinden manevi tazminat adı altında tazminat almış olması, başka bir anlatımla hükmedilen manevi tazminatı tahsil etmiş olması, manevi tazminatın bölünmezliği ve tekliği ilkesi gözetilerek, diğerlerinin sorumluluğunu ortadan kaldırır. Borcun ödenmesine dair bir mahkeme kararı olsa dahi, borç ödenmedikçe (ifa gerçekleşmedikçe), alacaklı diğer borçlulara da müracaat edebilir. Bu takdirde tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla ödetmeye karar verilmesi gerekir…” şeklindeki kararıyla manevi tazminatın bölünmezliği ilkesine dayanarak bu konudaki kanaatini ortaya koymuştur.

Bu durum, sigortacı nezdinde olduğu gibi talepte bulunan açısından da mağduriyete neden olmaktadır. Bunun sebebi,  manevi tazminat adı altında sigorta şirketinden ödeme alındığında, manevi tazminatın bölünmezliği ilkesi gereği kalan bakiye için diğer sorumlular araç sürücü ve işletenine karşı taleplerini ileri sürememesi şeklinde cereyan etmektedir.

Manevî tazminatta amacın zarar görenin tam tatmini, zararın etkilerinin giderilmesi olması karşısında bu davanın da “belirsiz alacak” şeklinde açılması gerektiğini görüşündeyiz. Şöyle ki, manevî zarar parasal karşılığının tespiti mümkün olmayan zarardır. Manevi tazminat isteminde bulunurken davacının, belirsiz alacak davası gibi harca esas bir “simgesel değer” göstererek “manevi tazminat” isteyebileceği doktrinde kabul görmektedir. Karara hükmedecek hâkim ise dava açılırken gösterilen geçici değer ile bağlı kalmaksızın somut olayın özelliklerini dikkate alarak uygun miktarda manevi tazminat belirleyecektir. Hâkim, maddi tazminattan farklı olarak hesaplamaya dayanarak değil somut olayın özelliğine göre manevi tazminatı takdir eder. Manevi tazminata hükmedilirken bedeni zarar tazminatı ve destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanırken kullanırken aktüeryal teknikler kullanılmaz, manevi tazminat hesabı formül veya değişkenler dikkate alınarak tespit edilemez. Bu noktada somut olay ve olaya ilişkin sübjektif unsurların değerlendirilerek karar verilmesi esastır. Hâkime tanınan geniş takdir yetkisi sebebiyle benzer özellikteki uyuşmazlıklarda dahi farklı manevi tazminat tutarlarına hükmedildiği görülebilmektedir. İşbu sebeple, başlangıçta talep edilen geçici değere bağlı kalınmaksızın yargılamanın hüküm aşaması öncesinde zarar ve kapsam belli olduktan sonra tazminata ilişkin istenen tutar harç yatırarak talep edilebilir. Bu durum usul ekonomisine uygun düşmekle birlikte manevi tazminatın bölünmezliği ilkesine de aykırılık teşkil etmez. Sigorta şirketleri, manevi tazminatı davaya konu olmadan önce karşılamak istediğinde ise öngörü ile hareket eder.  Bu ödemeyi zarara uğrayan taraflar kabul edebilir ya da imtina edebilir.

Kanaatimizce, uygulamada manevî zararın bölünmezliği konusundaki tutumunun terk edilmesi, yukarıda açıklanan sebep ve sonuçlar da göz önünde bulundurulduğunda manevi tazminatın müşterek ve müteselsil sorumluluk hallerinde bölünebilir olması manevî tazminatın amacına daha çok hizmet edecek ve uyuşmazlığın taraflarının menfaatine sonuçlar yaratacaktır.

*Yavuz&Uyanık Hukuk Bürosu, Stajyer Avukat

**Yavuz&Uyanık Hukuk Bürosu, Stajyer Avukat